Kendisiyle kavgalı ülke Türkiye

Ekrem İmamoğlu uzun bir süredir iktidarın tazyiki altındaydı; önce hukuka aykırı şekilde diploması iptal edildi, sonrasında da yolsuzluk gerekçesi ile tutuklandı. Bir yurttaş olarak ifade etmem gerekiyor; kurumsal olarak DEM Parti, kişisel olarak Devlet Bahçeli dışında hiçbir siyasi kurum ve kişiye karşı yolsuzluk meselelerinde itimadım yok. Sebebi de basit; DEM Parti devlete veya iktidara ortak değil, Devlet Bey ise özel hayatı ve yaşam tarzı ile bir istisna. Geri kalan herkes maalesef “olağan şüpheli”. Millet nazarında da durumun böyle olduğuna şüphe yok. “Çalıyor ama çalışıyor” mottosunun tutması bundan. Zira halk biliyor ki kim gelirse gelsin çalıyor. Lakin hukuk devleti olmayan ülkelerde yolsuzluk meselesine dair iktidar ile muhalefet arasında şöyle bir fark vardır; iktidarda yaparken yakalanırsanız ‘darbe’ derler, muhalefette yaparken yakalanırsanız ‘hırsız’ derler.

Teslim olmak başka şeydir esir düşmek başka; halk yenilenden ziyade direnç göstermeyeni sevmez. Bakalım, İmamoğlu direnç gösterebilecek mi? Seviyorum demek başka şeydir, uğruna dövüşmek başka; halk dalkavuktan ziyade kendisi için kavga edene değer verir. Bakalım, İmamoğlu kavga edebilecek mi? Zira vatanı kurtarmaktan zor olan bir şey varsa eğer o da milleti hür yaşatmaktır. Bu zora talip olan var mı, ona bakar millet? Yoksa eğer, idare-i maslahat der ve devam eder.

İmamoğlu’na su-i misalin emsal olamayacağı, siyaseten Tayyip Erdoğan’ı örnek almaması gerektiği defaatle söylendi. Ama İmamoğlu o kadar şiddetli bir hırs ve gereksiz bir özgüvenle o koltuğu arzu etti ki gözü hiç kimseyi görmedi, kulağı hiç kimseyi duymadı. İktidara olan öfkeyi şahsına olan teveccüh zannetti, kerameti kendinde bildi. İlk günden itibaren normalleşmeyi anormalleştirmeye çalıştı. 22 Ekim’i anlayamadı ve ‘Kürtlerin oyu elden gidiyor’ endişesi ile sürece sahip çıkamadı. Bunca zaman geçti ama Türkiye’nin temel meselelerine dair demeçleri çiğ, sığ ve folklorik olmanın ötesine geçemedi. İmamoğlu, kokan tuzun kokusunu iktidar kendisine dokunana kadar bir türlü alamadı. Yargıya güveni ise ancak kendisine soruşturma açılınca sarsıldı. Sanki bir kul kendisiymiş ya da kendisinden başka hakkı yenen kul yokmuş gibi isyan ediyor İmamoğlu; oysa ki bu topraklarda geçmişten günümüze mahkemelerin sıfatı değişti, faillerin sıfatı değişti ama yurttaşı mağdur ya da maktul eden bu düzen değişmedi. Günaydın İmamoğlu, milletin arasına hoş geldiniz.

Gücü yok değil aslında İmamoğlu’nun. Lakin siyasete hak, hakikat temelli bakamaması ve halk ile beraber olamaması yüzünden güçlenme yeteneği yok. Muhalefeti rejime değil iktidara yapması, başından beri kaçak dövüşüp rakibine öykünmesi bundan. Kendisinden sürekli üçüncü şahıs olarak bahseden İmamoğlu, “Zor zamanında milletin yanında” afişlerini tüm reklam panolarına astırdı. Şahsınızı ve yaptıklarınızı lütuf gibi sunmak kendinizi milletin üstünde konumlandırdığınız anlamına gelir. Ama bakın maruz kaldığınız zulüm karşısında sığınacak başka liman bulamıyor, kendinizi millete emanet ediyorsunuz. Geç kalmadınız mı? Adaylığınızı demokrasi adı altında dayattığınız ön seçimlere saçmalık diyen ben bile bugün kalkıp dayanışma sandığına gittim. Yarın da giderim.

İmamın kayığına mı bindi İmamoğlu yoksa iktidarın kayığına mı? Zaman gösterecek. Lakin determinist bakış açısı ile siyaset yorumlamak ve mağdur edilen daima büyür jargonu ile meseleye bakmak naiflik. Rızaya değil, zora ve zorbalığa dayalı bir rejim bu. Kazananın her şeyi kazandığı, kaybedenin her şeyi kaybettiği bir düzen bu. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi değil, diktatörlük hükümet sistemi bu. Ve maalesef türünün dünyadaki en ileri örneği. Tayyip Bey 28 Şubat’tan ve Pınarhisar’dan çok şey öğrendi. Bu sebeple siyasi rakibini mağdur edip bırakmak istemeyecek, onu boğup atma arzusunda olacaktır.

Madalyonun diğer yüzüne bakacak olursak; İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve tutuklanması mutlak bir çaresizliğin, büyük bir yenilginin ve dehşet bir hezimetin ikrarı iktidar için. Sandıkların efendisi Erdoğan’ın artık sandıktan korktuğunun göstergesi. Evet, sadece sandıktan değil İmamoğlu’ndan da korkuyorlar. Lakin bu korku İmamoğlu’nun “kahraman” veya demokrat olmasından ileri gelmiyor. Bu vasıflara sahip olmadığını, ona saldıranlar da biliyor. O halde neden mi korkuyorlar? Korkuyorlar çünkü; Erdoğan’ın kıyıcılığını onda, kendi madrabazlıklarını da ekibinde görüyorlar. Kimse kimseyi aldatmıyor bu kirli oyunda, herkes kendini kandırıyor.

Bir güreşçi için minderden kaçmak ne ise bir siyasetçi için de sandıktan kaçmak odur. Kasımpaşalı Erdoğan olsaydı eğer, ‘velev ki diploması yok’ der ve diplomanın iptali üzerine derhal anayasa değişikliğine giderdi. Zira hak değil mi her vatan evladına reis-i cumhurluk, halk değil mi bunun kararını veren! Ama işte artık karşımızda Beştepeli Erdoğan var. Kasımpaşalı olan gücünü milletten alıyordu, Beştepeli olan devletten alıyor. Kanunların girmediği mahkemeler, mahkemelerin olmadığı adliyeler hep var oldu memlekette ama darbe dönemleri dahil milli iradenin tecelli etmediği tek bir sandık yok 1946’dan beri. Sırada ne var Sayın Cumhurbaşkanı? 1946 seçimlerinin tekrarı mı?

Ne diyelim; şu saatten sonra Allah bu milleti İmamoğlu ile Erdoğan arasında tercih yapmak zorunda bırakmasın. Zira kutuplaşma kıyıcıdır. Türkiye hiçbir zaman hukuk devleti olmadı, kanunlar her zaman keyfi uygulamalarla pespaye edildi. Bu dün de böyleydi bugün de böyle. Millet bu halden her daim muzdarip. Lakin kimi kime şikâyet edecek; aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık. Müsadere asırlardır rezil bir devlet töresi; mala, cana ve diplomaya. Siyasetin rezaletinden sebep ötekisi çok toplumun; canı ya da cananı yandığında ‘yandım anam’ diyenin duyanı, dinleyeni bundan yok. Çünkü herkesin bir ötekisi var. Ve intikam değil adalet, imtiyaz değil eşitlik istemediğimiz sürece bu düzen değişmeyecek.

Kendini aldatma hastalığı bir salgın gibi dört bir yanımızı kuşattı. İçten çürüyor ama dıştan dünyaya meydan okuyoruz. Dört bir yanımız düşmanla çevrili diyoruz ama dönüp de aynaya bakmıyoruz; Türkiye kuruldu kurulalı kendisiyle kavgalı. Bazen Türk olup Kürt’ü eziyor, bazen Kürt olup Türk’ü vuruyoruz. Bazen Sünni olup Alevi’yi hor görüyor, bazen Alevi olup Sünni’den nefret ediyoruz. Bazen dindar olup sekülere haset ediyor, bazen seküler olup dindarı aşağılıyoruz. Habire kendinle kavga halindesin, nasıl kazanabilirsin? Kazansan dahi kaybetmiş olacaksın, kaybetsen kazanan yok. Anlamsızlığın akıl almaz başyapıtı.

Bugün bir yandan Türk-Kürt barışına doğru giderken diğer yandan Seküler-Dindar ayrışması derinleşiyor. Üç büyük barışın biri diğerinden daha önemli değil, biri dahi eksik olursa eğer Türkiye yüzyılı mümkün değil. Lakin umutsuzluğa hacet yok. Yeter ki milletin rızasını arayın. Milleti hafife almayın. Bu millet, kim ki eli sopalıya karşı çıkar; onu önce tutar, sonra tartar. Baktı ki sağlam, baktı ki hakkını verecek bu işin; işte o vakit onu baş tacı yapar. Ayaklanıp tepelemez bizim millet, zira bilir ki devlet kıyıcıdır. Ama unutmaz bizim millet ve er ya da geç hesabı görür. Bunun için bulabildiği en makul ve kestirme yol sandıktır. Milletin ezelden beri seçimlere gösterdiği yoğun ilgi bundandır. Siyaset, zindanda dahi olsa rıza aradığı sürece endişeye mahal yok. Aksi halde ise ağlamanın bir anlamı yok.

Yorum bırakın